Skip to content Skip to main navigation Skip to footer

Blog

Katılım bankalarında çalışmak sakıncalı mıdır?

Katılım bankaları, hataları ile birlikte İslam’ın emrettiği doğrultuda faaliyet göstermek amacıyla kurulmuş ve kendilerini o şekilde ilan etmişlerdir.

Katılım bankalarının üzerine kurulduğu felsefe doğrudur; fakat işleyişte bazı eksiklikler, hatalar, kusurlar ve hatta “bilerek” yanlışlar yapılmaktadır.

Tüm uygulamaları haram olmadığı ve kendilerini helal yöntemle çalıştıkları şeklinde deklare ettikleri için aldığınız/alacağınız maaşın tümü haram olmaz. Ancak işin bizzat uygulayıcısı olduğunuz ve işin iç yüzünü bildiğiniz için, kalbiniz mutmain değilse iyi bir iş bulmanız uygun olur.

Doç. Dr. Servet Bayındır

Bizden önceki ümmetlerde de hırsızların elleri kesiliyor muydu?

Sorunuzu bir kısa, bir de uzun olmak üzere iki şekilde cevaplandırmaya çalışacağız:

KISA CEVAP: Mâide suresinin 38. ayetinin geçmiş kitaplardaki bir hükmün nesh edilmiş hali olduğunu düşünelim. Nesihte sonraki hükmün öncekinden daha hayırlı veya aynısı bir hüküm olması gerekir. Daha önceki ümmetlerde hırsızlık suçunun cezası ya el kesme idi veya bundan daha ağır bir ceza idi. Yusuf suresinin ilgili ayetlerinden (Yusuf, 12/74-75) öğrendiğimize göre Yakup aleyhisselamın şeriatında hırsızlık suçunun cezası kişinin hürriyetinin kısıtlanmasıydı. Hırsıza verilecek “hürriyetten yoksun edilme” cezasının “bilekten aşağı elinin kesilmesi” cezasından daha ağır bir ceza olduğu malumdur. Şu halde Mâide suresi 38. ayette nesh prensibiyle çelişen herhangi bir durum yoktur.

HAZIRLAYAN: Adem YILDIRIM

 

UZUN CEVAP: Kur’an’da “nitelikli hırsızlık” suçu karşılığında öngörülen “el kesme” cezası (Mâide, 5/38), bu gün elimizde bulunan Tevrat ve İncil nüshalarında bulunmamakla birlikte, İslam öncesi cahiliye dönemi uygulamalarında yer alması, söz konusu cezanın ilk olarak Kur’an tarafından öngörülmediği şeklinde bir değerlendirmeye imkân vermektedir. Bununla birlikte, Kur’an’ın Cahiliye döneminde yer alan mevcut cezayı bazı ilave ve şartlarla devralıp devam ettirdiği şeklinde kaynaklarda yer alan ifadeler[1] ise tahlile muhtaçtır. Tarihsel bir bakış açısıyla, İslam’ın kendisinden önce var olan “el kesme” cezasını devralıp devam ettirdiği şeklindeki bir yaklaşımın, Kur’an’ın suç-ceza konusundaki ilkelerini yok sayan, önceki şeriatlarla bağlantısını göz ardı eden, yüzeysel bir değerlendirme olacağı ortadadır.

El kesme cezasının İslam öncesi dönemdeki varlığını iki ihtimal üzerinden konuşmak mümkündür: İlki, ilahî bir kaynaktan bağımsız olarak, insan doğasında (fıtrat) var olan suça göre ceza belirleme içgüdüsünün bir sonucu, diğeri ise ilahî vahyin evrenselliği, değişmezliği (sünnetullah) ve Kur’an’ın kendisinden önceki kitapları/şeriat tasdik eden[2] özelliğinin bir sonucudur. İkinci ihtimal söz konusu cezanın Kur’an’dan önceki şeriatlarda yer aldığı anlamına gelmektedir. Bu bağlamda Hammurabi kanunlarında yer alan[3] hırsızlık suçu karşılığında öngörülen “el kesme” cezasının dahi vahiy kaynaklı olması ihtimal dışı değildir.

Yusuf aleyhisselamın kardeşlerinin hırsızlık suçunun cezası bağlamında kendilerine yöneltilen soruya cevap olarak verdikleri مَنْ وُجِدَ فى رَحْلِهِ فَهُوَ جَزَاؤُهُ  “… kimin yükünde bulunursa o kimse(nin alıkonması/köleleştirilmesi) onun cezasıdır…” (Yusuf, 12/75) şeklindeki ifadelerin bağlayıcılığı tartışma konusu olsa da Kur’an’da yer almasının anlamlı olduğu düşünülebilir. Hemen devamındaki كَذٰلِكَ نَجْزِى الظَّالِمينَ  “… Biz zalimleri böyle cezalandırırız.” şeklindeki ifadeler, bu sözün rastgele söylenmediği ve söz konusu yaptırımın yürürlükte olan uygulamanın varlığına işaret etmesi açısından anlamlıdır. Ayrıca bu sözü söyleyen kişilerin Yakup aleyhisselamın çocukları olduğu hesaba katıldığında sözün değeri bir kat daha artmaktadır.

Yusuf suresi 70-76. ayetler ile çerçevesi çizilen “nitelikli hırsızlık” suçu karşılığında öngörülen mülkiyet hakkına el koyma/köleleştirme cezasının, mülkiyetin yok edilmesi şeklinde suç-ceza uygunluğu açısından da yerinde bir yaptırım olması, söz konusu cezanın vahiy kaynaklı olma ihtimalini güçlendirmektedir.

Tevrat’ta yer alan “Hırsız, çaldığının karşılığını kesinlikle ödemelidir. Hiçbir şeyi yoksa hırsızlık yaptığı için köle olarak satılacaktır” (Çıkış, 22/3) şeklindeki ifadeler, borcun tahsili için bir yöntem anlamında kullanılmış olsa da Tevrat’ın tahrif edilmiş olma niteliği göz önünde bulundurulduğunda hırsızlık suçunun beraberinde “…köle olarak… satılacaktır…” ifadesi de manidar bulunabilir. Bununla birlikte Tevrat’ta konu ile ilgili ifadelerin “basit hırsızlık” şeklinde olduğu görülmektedir. (Çıkış, 22/3, 4, 7, 9) Bu sebeple cezaların “köleleştirme” ya da “el kesme”  yerine, suç-ceza genel ilkeleri çerçevesinde çalınan malın misli ile ödeme olarak gerçekleştiği görülmektedir. Yukarıda ifade edildiği üzere “el kesme” cezasının eski şeriatlardaki varlığı konusunda kesin bir bilgiye sahip olmamamız sebebiyle,  Tevrat’ta yer alan cezalar üzerinden hareketle, “el kesme” cezasının misli ile mi hayırlısıyla mı nesh edildiği konusunda kesin bir yargıya varmak mümkün gözükmemektedir.

Bununla birlikte, “el kesme”  cezasının ilahi kitaplardan ilk olarak Kur’an’da yer aldığı varsayımı ve “köleleştirme” konusunda yukarıdaki yorum üzerinden yapılacak bir değerlendirmede, “el kesme” yaptırımının önceki hükmün hayırlısıyla nesh edildiği söylenebilir. “El”in insan bedeninde mülkiyeti temsil eden bir organ olması sebebiyle “nitelikli hırsızlık” suçu karşılığında mülkiyeti temsilen kesilmesi, temsili olarak mülkiyetin yok edilmesi anlamındadır. Bu yönüyle nitelikli hırsızlık suçu karşılığında “köleleştirme” ile “el kesme” cezalarının birbirinin “misli” olan yaptırımlar olduğu da anlaşılmaktadır. “Nitelikli hırsızlık” suçu karşılığında öngörülen “köleleştirme” cezasının geri dönüşü olmayan bir yapıda olma ihtimali hesaba katıldığında “el kesme” cezasının daha hayırlı bir ceza olduğu düşünülebilir. Zira “köleleştirme” cezasında mal üzerinde tasarruf /mülkiyet hakkı temsili olarak değil, gerçek anlamda yok edilmektedir.

HAZIRLAYAN: Suat ERDOĞAN

———-

[1] İbn Kesîr, Tefsirü’l-Kur’âni’l-Azîm, V, 208; İbn Aşûr, et-Tahrîr ve’t-Tenvîr, VI, 192; Ali Bardakoğlu, “Hırsızlık”, DİA, XVII, 385.

[2] Bakara,2/41, 91, 97; Âl-i İmrân,3/3, 39, 50; Nisâ, 4/47; Mâide, 5/46, 48; Fâtır, 35/31; Ahkâf, 46/30.

[3] “Bir kişi başka biriyle tarlasını işlemesi için anlaşır ve ona ekmesi için tohum verirse boyunduruğa koşulmuş bir çift öküz ve o kişi mısırı ya da diğer ürünü çalar ve kendisine ayırırsa elleri baltayla kesilir.” Hammurabi Kanunları, md. 253.

Nafile oruç tutmak isteyenler en geç ne zamana kadar niyet edebilirler?

Sorunuzla ilgili şöyle bir hadis bulunmaktadır:

Mü’minlerin annesi Âişe radıyallâhu anhâ’dan rivayete göre o, şöyle demiştir:

“Resûlullah bir gün yanıma geldi ve ‘yanımızda yiyecek bir şey var mı?’ Dedi. Ben de yok dedim. O da ‘O halde ben oruçluyum’ buyurdular. (Buhârî, Savm 21, 51; Müslim, Sıyâm 169 (1154)-170)

Bu hadise göre “nafile oruç” tutan kişiler, eğer imsak vaktinden sonra yemek, içmek ve cinsel ilişki gibi orucu bozacak herhangi bir şey yapmamışlarsa kaba kuşluk vakti denilen vakte yani öğle namazı vaktinden 5-10 dakika öncesine kadar oruca niyetlenebilirler.

Bir insanın çift cinsiyetli olarak dünyaya gelmesi mümkün mü?

Fıkıh dilinde ‘hünsâ’, Tıp dilinde ise ‘hermafrodizm/intersex’ denilen çift cinsiyetlilik, genetik –kromozomal- cinsiyet ile uyumsuz cinsel gelişim halidir. Bu durumdaki insanlarda iç ve dış cinsel organlar ya tam gelişemez ya da farklı yönde gelişir (erkek olan dişi gibi, dişi olan erkek gibi veya karışık). Neticede bu durum, doğumsal bir gelişim bozukluğudur. Tıpkı el, ayak, ağız, burun vs gibi organlarda görülen doğumsal gelişim bozukluğu gibi.

El, ayak, ağız-burun vs. gibi organlarında doğuştan anomali bulunan bir bebeğin erkek mi kız mı olduğu, normal olan cinsel organlarına bakılarak anlaşılabilir. Ama cinsel organlarında anomali bulunan bir bebeğin cinsiyetine –sadece dış cinsel organlara bakarak-karar verilemez. Bunun için kromozom analizleri gerekir.

Tıbbi bilgilerimize göre, cinsiyetin döllenme ile birlikte (zigot aşamasında) belli olduğunu biliyoruz (kromozom yapısı 46XY ise erkek, 46XX ise kızdır). Nitekim bu durum yani cinsiyetin daha döllenme ile belli olduğu şu ayette bildirilmektedir:

وَأَنَّهُ خَلَقَ الزَّوْجَيْنِ الذَّكَرَ وَالْأُنْثَى مِنْ نُطْفَةٍ إِذَا تُمْنَى

 “İki eşi, erkeği ve dişiyi yaratan O’dur. Ölçü konduğu zaman onları nutfeden/zigottan (yaratmıştır).” (Necm, 53/45-46)

Cinsiyete Göre Cinsel Organların Gelişimi

Cinsiyet, döllenme anında belli olduğu halde gebeliğin ilk 7 haftasına kadar embriyoda erkek veya dişi yönde bir gelişim olmaz. Cinsel organların gelişim süreci 8. haftadan itibaren başlar (fetal dönemde). Genetik cinsiyet erkek -46XY- ise gonadlardan (yumurta) erkeklik hormonu (Testesteron) salgılanır ve bu hormon iç ve dış cinsel organların erkek yönde gelişmesini sağlar (testis, epididim, vaz deferens, veziküla seminalis, prostat, penis ve skrotum gelişir). Genetik cinsiyet dişi -46XX- ise testesteron salgılanmaz ve böylece dişi yönde gelişim sağlanır (overler, uterus, tuba uterina, vagina, klitoris, labia major gelişir). Dişi yönde gelişim sürecine yumurtalardan salgılanan östrojen hormonu katkı yapar.

Anne karnında, erkek veya dişi yönde gelişen bu sürecin her hangi bir aşamasında meydana gelen aksaklık (eksik veya fazla hormon üretimi veya erkeğin östrojene, dişinin testesterona maruziyeti vs), muhtelif cinsel gelişim bozukluklarına (hünsâlığa) neden olabilir. Cinsel organları erkek gibi görünen dişi, dişi gibi görünen erkek veya ara formlar olabilir.

Bu Durumda Ne Yapılmalı?

Görünürde çift cinsiyetli (hünsâ) zannedilen bu kişilerin önemli bir bölümü aslında erkek veya dişidir. Ancak dış cinsel organlarına bakılarak cinsiyetleri anlaşılamaz. Bunun için bazı tıbbi tetkikler ve özellikle de  kromozom analizi gerekir. Kromozom yapısı 46XY ise erkek, 46XX ise dişi olduğuna karar verilir.

Kromozom analizi ile cinsiyet tayini yapıldıktan sonra ihtiyaç duyulan tedaviler (ilaçla ve/veya ameliyatla) yapılabilir. Ancak bunun için mutlaka ilgili uzmanlardan oluşan bir heyetin (ürolog, endokrinolog, jinekolog, psikolog vs) karar vermesi gerekir.

Hünsâların büyük bir bölümünde, kromozom analizi yapılarak cinsiyet tayini yapılabilir.  Ancak çok kısıtlı da olsa karışık kromozom yapıları olabilir (mozaik tip veya kimerizm olguları). Bunlarda 46XY (erkek) veya 46XX (dişi)  şeklinde saf değil, 45X/46XY veya 46XX/46XY gibi karışık (mikst) kromozom yapıları vardır. Bu tür hastalarda hem testis (erkek yumurta organı) hem de over (kadın yumurtalığı)  bulunabilir (ovotestis). Bu grup hastaların cinsiyetine karar verilirken sıkıntı yaşanabilir.  Ama bu karışık tiplerde dahi yüzde 50’den fazla olan kromozom yapısına göre karar verilebilir Tabi ki bu kararı mutlaka ilgili uzman heyet vermelidir.

Sonuç itibari ile doğan her insan –cinsel organlarında bazı gelişim bozukluğu olsa bile- gerçekte ya erkektir ya da dişi. Nitekim Allah Teala insanı erkek veya dişi olarak yarattığını bildirmektedir:

يَاأَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَأُنْثَى

 “Ey insanlar! Biz sizi erkek ve dişiden yarattık.” (Hucurât, 49/13).

O halde yaratılan her insan ya erkektir ya da dişi. Üçüncü bir ara kategori yoktur. Hünsâ olarak görülen kimseler (çift cinsiyetliler) ilgili uzmanlar tarafından tetkik ve tedavi edilebilir. Doğuştan böyle bir problemi olmadığı halde ameliyatla cinsiyet değiştirenler (transeksüeller) ise tamamen farklı bir kategoridir ve bunun konumuzla bir ilgisi yoktur.

Doç. Dr. Zeki BAYRAKTAR

Üroloji Uzmanı

Gayrimenkullerden elde edilen kira ile faiz aynı şeyler midir?

Faiz, borçtan elde edilen gelirdir. Borçlu, borç aldığı şeyi tüketir, ödeme gününde borcu faiziyle birlikte öder. Bu sebeple faiz, tüketilen mallarda olur.

Kira ise bir malın menfaatinden yararlandırmaya karşılık ödenen şeydir. Kiracı, kiraladığı malı tüketemez; kullandıktan sonra geri verir. Onun için tüketilen mallar kiraya verilemez.

Faizi kiraya benzetmek, kafaları karıştırarak faizi helal görme gayretinden başka bir şey değildir.

Daha geniş bir cevap için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız:

www.fetva.net/yazili-fetvalar/mulklerden-elde-edilen-kira-geliri-ile-faiz-arasinda-ne-fark-var.html

Bu gibi konularda geniş bilgi edinmek isteyenler Süleymaniye Vakfı Yayınları’ndan çıkmış olan Ticaret ve Faiz adlı kitabımızı okuyabilirler.

Hz. İbrahim’in hanımının adı Sara mı, Sare mi? Hangisi doğru?

Sara ile Sare arasında bir fark yoktur. İsmin orijinali (سارة) dır. Arapça’daki (ر) yani R harfi üstün (fetha) olarak harekelenirse “Ra” olarak telaffuz edilir. (رفاح) “rafâh”, (رفيق) “rafîk” gibi. Fakat bu tür kelimeler Türkçeye geçerken “Refah”, “Refik” gibi genelde “Re” olarak seslendirilir.

Sara ve Sare de bunlardan biridir; her ikisi de aynıdır. Dolayısıyla birilerinin aklınızı karıştırmasına fırsat vermeyiniz.

Bu isimle ilgili olarak daha önce yayınladığımız soru-cevabı aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz:

www.fetva.net/yazili-fetvalar/cocuguma-sara-ismini-koymam-uygun-olur-mu.html

Online satış yapan internet siteleri cuma saatinde kapatılmalı mıdır?

Cuma namazı şirkete değil, şirkette çalışan Müslümanlara farzdır! Dolayısıyla şirket merkezinin nerede bulunduğu önemli değildir. Hangi bölgede Cuma vakti gelmişse orada çalışan kişinin/kişilerin Cuma’ya gitmesi farzdır.

Cuma vaktinde alışveriş, kişiyi namazdan alıkoymaması için yasaklanmıştır. Buna göre cumaya gitmeyenlerin veya bulunduğu bölge itibariyle şirket merkezine göre cumayı erken kılanların (doğu bölgeler) veya geç kılacak olanların (batı bölgeler) internet üzerinden yapacağı alışverişin size bir zararı yoktur.

www.fetva.net/yazili-fetvalar/cuma-vakti-okul-kantininden-alis-veris-yapmam-haram-mi.html